Kant’ın Devrimi; Tanrısal Romantiklik


Kant, gerçekliği “numenal dünya” ve “ampirik dünya” olarak ikiye ayırır. Ona göre, gerçeğin kendisine asla ulaşamayız; bizler dünyada zihnimizin kodlanmış deneyimlerine mahkûmuzdur. Gerçekliğin zihnimiz tarafından şekillendirildiğini savunan Kant, bu yaklaşımını 16. yüzyıl astronomu Nicolaus Copernicus’un, evrenin merkezine dünyayı değil güneşi yerleştirerek astronomiyi tersyüz etmesine benzetir. Bu yaklaşımı Kant’ın aşkın idealizmi olarak adlandırılır ve gerçekliğin zihnimiz tarafından inşa edildiğini savunur.

Bir başka deyişle Kant; John Locke’un iddia ettiği “zihin doğuştan boş bir levhadır” (tabula rasa) görüşünün aksini savunur. Bizim potansiyel bir deneyim kodlamamız olduğunu, olayları ancak bu çerçeve dahilinde algılayıp yorumlayabildiğimizi ileri sürer. Bryan Magee’nin Bir Filozofun İtirafları kitabında belirttiği gibi:

Kafamın içindeki şey Empire State Binası değil, Empire State Binası olarak yorumladığım bir dizi görsel veridir… Doğrudan farkındalık beynimizdedir ve farkındalık materyali olmak için beyne bağlı bir biçim almalıdır.

Yani bilişsel sistemlerimiz, deneyimin mümkün olabilmesi için uyulması gereken belirli yapılar dayatır. Gerçekliğin ise kendi başına böyle bir kısıtlaması yoktur; tüm bunlardan bağımsız olarak var olur. O, saf ve nihai olandır. Magee’den bir başka örnekle açıklamak gerekirse: 

Bir şelale fotoğrafı şelalenin kendisi değil, yalnızca bir fotoğraftır. Şelalenin yazılı açıklaması veya ses kaydı da şelale değildir; biri yazı, diğeri sestir.

Dolayısıyla, bizim gerçeklik deneyimimiz gerçekliğin kendisi değil, yalnızca bir “deneyimdir”. Özetle; yapılandırılmamış numenal gerçekliği deneyimleyemeyiz (veya hakkında hiçbir şey bilemeyiz). Çünkü bu gerçeklik; zaman ve mekân algımızın dışında; renksiz, kokusuz, tatsız ve kavramsallaştırılamaz bir formda var olur. 

Kant, gerçekliği deneyimlerimize indirgeyemeyeceğimizi, asıl gerçekliğin bambaşka bir şey olduğunu vurgular. Doğal olarak insanın aklına şu soru gelir: “Nihai gerçeklik Tanrı olabilir mi?” Ancak bu konu, döneminin düşünürlerince zaten sorgulanmış ve Kant’ın “aşkın idealizminde” felsefe-din bağdaştırması zayıf bulunmuştur. Gelen eleştiriler oldukça yerindedir: “Nihai gerçeklik zamansal ve uzamsal değilse bize nasıl etki edebilir?” ya da “Madem dünyada olduğumuz sürece ona ulaşamayacağız, o halde bu durumun elle tutulur hiçbir tarafı yoktur.” (Bkz: Jacobi ve Panteizm Tartışması)

Nihilist bir tutum sergileyen bu eleştirelin haklılık payı olsa da Kant’ın şu itirafı, bu soğuk felsefeye bambaşka bir ruh üfler: 

“İmana yer açmak için bilgiyi reddetmek zorunda kaldım.”

Bu söz, beni sosyolojik açıdan düşündürttü ve mistik bir noktaya itip “Tanrısal Romantiklik” dediğim durumun kapısını araladı. Belki de Kant, yalnızca bir aidiyet arayışındaydı. Bilgelik sevgisi (philosophia) yüzünden her şeyden şüphe duyan rasyonel bir zihnin, içten içe iman etmeye duyduğu o derin özlem…

Kant’ın deyimiyle bizim dünyayı “a priori” (deneyden bağımsız) temellere dayalı algılamamız halihazırda bir çerçeve ile dünyaya bakıyor oluşumuz onun inanma arzusu, bir aidiyet peşinde olması, yapıları bir nedene bağlama çabası; bana onun aslında iman etmek isteyen ancak bilgelik sevgisi nedeniyle her zaman şüphe duyan bir yapıya sahip olduğunu düşündürüyor. Belki de o, bu “nihai gerçekliği” içsel olarak Tanrı ile özdeşleştirdi. Bu görüşü paylaşanların sayısı az olmasa da Kant meselenin altını tam olarak doldurmadığı için konuya hiçbir zaman tasavvufi açıdan yaklaşılmadı. Belki de yaklaşılmalıydı.

Panteist bir perspektifle ele aldığım bu yaklaşım, kuşkusuz herkeste aynı yankıyı uyandırmayacaktır; fakat hayal edin…Zamansızlık, yani kozmosun her bir noktasının tek gerçek ve tek yaratıcı olduğu bir düzen… Bunu dini bir kalıptan ziyade enerji odaklı düşünün. Din toplumsal kargaşayı önlemek adına bu ‘enerjinin’ rehberliğinde yazılmış kurallar bütünüdür. Fakat toplumsal düzeni sağlamak için bu güce “Tanrı” veya “Allah” isimlerini verip insanları şekillenmiş deneyimlere daha fazla mahkûm etmeleri gerekiyor muydu, bilinmez. Zaten algıladığımız dünya ile içimizde olup da kavrayamadığımız ilahi bilginin gücü altında yeterince eziliyorken; sosyal bağlamda matruşka bebekleri gibi sürekli yeni bir “şekillenmiş deneyim” üretmek bana kalırsa gereksizdir. 

Nihai gerçekliği bir “ceza ve ödül” mekanizmasına oturtmak, “onun için”, “o buyurdu” gibi vaatlerle sunmak insanoğlunun acizliğinin en somut dışavurumudur. Bu kudretli bilinmezliği kullanarak kitleler yönetilmiş ve dize getirilmiştir. İnsanoğlu da kuşaktan kuşağa kendisine söyleneni uygulamış; gelenekler ve toplumsal normlar zihninde her daim konuşan bir sese dönüşmüştür.

Bu açıdan bakıldığında, Kant’ın ‘yapay’ olarak nitelendirdiği deneyimlerimizi anlamlandırmak daha kolay bir hal alıyor. İnsanlığın hem müjdesi hem de cezası olan merak, bilgelik sevgisine yol açar. Altı doldurulmadığında ise savrulan bir yaprak gibidir. Sorgularsın araştırırsın ama en sonunda rüzgarsız güvenli bir yerde konumlanırsın. Bir şeye inanırsın, çünkü sana neye ve neden inanacağın çoktan söylenmiştir. Aslında yüzyıllar önce bize “Oku!” da denmiştir; ancak ben bu kelimeyi yalnızca kutsal kitaplarla sınırlı görmüyorum. Belkide zaten sınırlı değildi fakat biz ne kadarını, ne şekilde okuyoruz? Bilginin bir sınırı var mıdır? 

Eğer yok ise ki bence yok “deneyimimiz bilgiye dönüşür, bilgi ise gerçekliği şekillendirir” diyemez miyiz? Bu doğrultuda; belki de Kant’ın dediği gibi gerçeklik, bizim onu nasıl kurguladığımızda gizlidir. 

Kant’ın kopernik devrimi yarım kalmıştır çünkü inancı ekleyecek cesareti kendinde bulamamıştır. Kısacası asıl devrim, bu kurgunun dışına çıkmak, bilinmezliğe inanmaya cüret edebilmek ve ‘tanrısal bir romantik’ olmaktır.



Hoşgeldin! Düşüncelerini paylaş lütfen 😊